EĞEYE BAĞLI MİDİLLİ ADASI

EĞEYE BAĞLI MİDİLLİ ADASI

0

Paylaşılan o kadar çok şey var ki… Deniz, hava, bulut, balık, peynir, kahve, musakka, cacık ve nice değerler… Onlardan, bizlere kalmış bulunduğu gibi, bizlerden de onlara nice izler, anılar kalmış. Camiler, çeşmeler, evler, sokaklar… Komili Fürüze annenin yanık türküleri, Maria’nın acılı rebetikalarına karışmış; buzukiden çıkan özlem tınıları da sazın kederli nağmelerine…

Çocukluğumun Ege kısenearındaki yaz tatillerinde, kimi vakit Ayvalık’tan, kimi vakit Akçay ya da Behramkale’den karşıdaki adaya uzun uzun bakar; uzaklardan evlerin, araçların parıldayan pencere camlarının küçücük esrarengiz ışıklarına takılarak; orada, karşıdaki adada yaşam sürdüren insanları hayal eder dururdum. Çocuk aklımca, kendi kendime o insanların bizleri sevip sevmediklerini sorgular; annemin, teyzemin, anneannemin anlattıklarının tesiri altında karşıdaki esrarengiz adanın insanlarına uzaklardan sevgiler, selamlar gönderirdim.

Zira uzun seneler karşıdan bakıp durduğum ada; dedemin, anneannemin, teyzemin, dasenearımın doğup büyüdüğü Midilli adasıydı. Mübadele devresine dek orada kalmışlar; daha sonra da, dünyanın derhal her yerinde yaşanmış ve yaşanmakta olan göç acısıyla evlerini, barklarını, işlerini; yaşadıkları, solukladıkları toprakları bırakmışlar, ister istemez bilinmeyen bir geleceğe doğru yelken açmışlardı. Şimdilik yola çıktıklarında, yüreği ayrılık acısına dayanamayan dedem Ayvalık’a vardıklarından derhal sonra ruhunu teslim etmiş, bu dünyadan terk-i yaşam eylemişti.

Aradan uzun seneler gelip geçti. Yüreğimin bir köşesine programlanmış olan karşıdaki adayı görme hayali de, geride bıraktığımız giden seneler içerisinde bende vazgeçilmez bir tutkuya dönüştü. Esasında bu tutkunun ardında, rAhmetli anneme verilmiş olan söz yatıyordu. Onun ruhunu hoşnut etmek amacıyla gidecektim Midilli’ye. Ve ben gidiyorum hayallerini kurarken, aradan gene birkaç sene daha geçip gitti. Ancak, beklemediğim bir anda, bir piyango misali, senelerdır beraber çalışmakta bulunduğum FEST, bana Midilli turlarına çıkabilir miyim, diye sordu… Durur muyum hiç, senelerdır uzaklardan baktığım Midilli adası, bundan sonra beni çağırıyordu.

Cunda’yı arkamızda bıraktığımız andan itibaren Midilli, geride bıraktığımız anlar içerisinde biraz daha büyüyordu karşımda. Önce, Olimpos Tepesi, sonrasında Sarlıca kısenearı, Osmanlı Kalesi, daha sonra da Özgürlük Anıtı ve liman… Bu yadigâr adaya ayağımı bastığım andan itibaren ayrılana dek, kendimi Yunanistan’da değil de, bana ait bir yerlerde imişim gibi gezdim dolaştım. Dört gün süresince karşımdaki insanlar Atina’dan, Selanik’ten ziyade bana Ayvalık, Edremit, Dikili’den birileriymiş gibi geldi. Gerçek o ya, deniz yolu ile Atina’dan on saat mesafede olan bu adanın insanları, Ayvalık’a sadece bir buçuk saat uzaktalar ve senelerdır Perşembe günleri kurulan pazarına gelip gittikleri Ayvalık’ı komşu kasaba gibi bellemişler.

Paylaşılan o kadar çok şey var ki… Deniz, hava, bulut, balık, peynir, kahve, musakka, cacık ve nice değerler… Onlardan, bizlere kalmış bulunduğu gibi, bizlerden de onlara nice izler, anılar kalmış. Camiler, çeşmeler, evler, sokaklar… Komili Fürüze annenin yanık türküleri, Maria’nın acılı rebetikalarına karışmış; buzukiden çıkan özlem tınıları da sazın kederli nağmelerine…

Dört gün süresince dolu dolu geziyoruz Midilli’yi. Barbaros Hayrettin Paşa’nın doğduğu köyden Namık Kemal’in kaldığı konağa, Petra’ nın şirin sokaklarından ıstakoz avcılarının köyü Scala Scaminia’ya kadar çoğu yer görüyor; Molivos’ta Maria’nın kendi elleriyle yaptığı nefis mezeleri, Kaldirimi lokantasının ahtapot ızgarasını, 150 senelik Ermis lokantasının tavada kızartılmış peynirini; kırk sekiz derecelik Barba Yanni rakısıyla götürüyor, damaklarımızda unutulmaz eğlenceli tatlar bırakıyoruz.

Dönüş günü, benim amacıyla bambaşka bir heyecan arzediyor. Sanki bir tavaf diyebilirim. Yunanca adıyla Clio. Ayvalık’ın tam karşısında yer alan görkemli güzellikte tarihi bir köy. Osmanlı’dan kalmış ahşap, kâgir evler yerli yerinde gözüküyor ve köyde esrarengiz bir Osmanlı havası buram buram tütmeye devam ediyor. Annemi anıyorum Clio’nun sokaklarında; bahçesi çiçeklerle bezenmiş eski, güzel bir evin kapısı önünde gözüküyorum. Balkonunda, çoktandır pas tutmuş, asırlık ferforje demirlere asılı sardunyalar, hercai menekşeler eskilerden uzanıp gelen anıları çağrıştırıyor, buğulandırıyor. Pencere perdesinin aralığından, başı kurdeleli ufak bir kız çocuğu bakıyor bana doğru! Sanki benden bir şeyler bekliyormuş gibi… Ya da bana mı öyle geliyor? Kendime geldiğimde, kaybbulunduğunu fark ediyorum ufak kızın…

Clio’dan çıkarken, arabayı durgözüküyor, çoktandır hazırlamış bulunduğum poşeti alıp iniyorum. Elimdeki çomakla yol kenarındaki toprak kümesini eşelemeye çalışıyorum, ama son derece sert… Bir anda rehberim Efi beliriyor yanımda. Elinde bir çubuk, eşeleyip avuçladığı toprağı poşetime doldurmaya çalışıyor. Yanaklarından süzülen damlaları fark ediyorum. O da, mübadele acısını yaşamış Menemenli bir ailenin torunu. Bana, birkaç sene önce, Menemen’den alıp getirdiği toprağı dedesi ve ninesinin mezarları üstüne serpiştirdiğini anlattığında, kimi vakit düşman gözüyle baktığımız bu insanlara ne kadar çok yakın ve hem de bunun ötesinde kardeş bulunduğumuzu anlıyorum.

Midilli limanını yavaş yavaş terk ediyoruz. Gün batımında, Aya Terapon kilisesinden artan çan sesleri, bizleri resmen selamlayıp uğurluyor. Ayvalık’a doğru yaklaşıyoruz, ama gönlüm Midilli’de kalıyor.
Çocukluğumdan beri uzun seneler karşıdan seyrettiğim adanın gizemini çözmüş bulunuyorum bundan sonra. Orada dostlarım var, annem var, Molivos’ta benim amacıyla özel mezeler hazırlayan Maria, arkadaşım Vangelis ve de can dostum, rehberim Efimum var.

Leave A Reply

Your email address will not be published.

google-site-verification=THwipJbEBR9Bwe16NZcTXKKwKaqOUC6u6MKL5gWu-gE